İki arada bir derede düşündü bu sefer. İki arada içtiği iki bardak çaya, bir derede ettiği bir sohbeti ekleyiverdi. Gölgesizin hakkından yine gölgesiz geldi.

O her daim mevzu bahsi geçen
dört yüz altmış beşinci gece de dinmişti artık;
herkes şaşkındı.

Dört yüz altmış altının sabahına,
her yanıyla uyanmıştı.

Evvelinde uyumadığı her geceden mesul olanı,
bir kenara bırakıp
bir başka yarına uyanmanın derdine düşmüştü.

Dertsiz başına dert almak, adetindendi
ve adetler
vara çok, yoka yok katarlardı.

Bir çatalla ikiye böldü günü kız;
sirenin trafiği yardığı gibi,
güneşin geceye doğduğu gibi,
dumanın doğayı boğduğu gibi
ve toprağın, yerine koyduğu gibi.

Hisler duyuluyordu,
hisler okunuyordu,
hisler boğuluyordu.

“Bugün çok mü üzüldün?”
-Niye?
“Üzülme sen…”
-Neden ki?

Cevabı kim biliyordu;
düşünmeden,
etmeden,
kalkışmadan,
düşmeden?

…ve son çatalla yuttu bütün rüyasını;
tabak sesine irkilip uyandı.

Üçü tiz dört çığlıkla açılan gözleri,
her yumduğunda acıyor
her yumduğunda yanıyordu.

“Bugün çok mu ağladın?”
-Niye?
“Ağlama sen…”
-Neden ki?

Çünkü ağlamamak gerekiyordu.
Ağlayan insan yaftalanır,
ağlayan insan aşağılanırdı bu ütopyada.

O yapılanlar, yapanların yanına kar kalırdı da
birinin ütopyasını nasıl siyaha boyadıklarının hesabı
hiç sorulmazdı, sorulmadı;
tuhaf.

Hem kim nereden bilirdi?
Kim nereden bilebilirdi,
dört yüz altmış altıncı günde de
poyraz eseceğini?
Kim nasıl diyebilirdi,
sam yelinin gelmeyeceğini?

Bu cevapları kim biliyordu;
düşünmeden,
etmeden,
kalkışmadan,
düşmeden?

Derin bir nefesle başladı işte
dört yüz altmış altıncı güne.

Sonra geriden geriye saymaya başladı:
Dört yüz altmış beş.
Dört yüz altmış dört.
Dört yüz altmış üç.

Ne zaman ki vardı sıfıra, rahatladı.
Yükseldi yeniden bire, orada kaldı.

Çünkü bir ne fazla ne de azdı.
Birdi işte.
Birdir birdi.

YORUMLAR( 0 )

YORUM EKLE