Mitolojik hikâyeleri sever misiniz?

Ben çok severim.
Yenilmez kahramanları, ilginç destanlarının yanında
dönemlerine ait bölgesel ve kültürel izler de barındırırlar.
Dinlemesi, okuması zevk verir.
Günlük hayatımızda da mitoloji birçoğumuzun farkında olmadan
inandığı ya da bildiği bir konudur. Konusu açılmışken
Türkçe’de iki anlamı var:
eskiden insanların din olarak kabul ettiği mitler, efsaneler, hikâyeler bütünü ve bunları inceleyen bilim alanına verilen ad.
Benim yazı boyunca kastettiğim “mitoloji” yazdığım birinci anlamı olacaktır.

İnsanların bir inanca mitoloji demeye başlaması,
insanlık tarihindeki en cesur adımlardan biri olmuştur.
Dinlerin insan üretimi olduğunu iddia etmenin ilk kıvılcımlarıdır.

Hanedanlıklardan, kraliyetlere, birçok toplum ve yöneticileri,
hayatlarını tanrılarına taparak geçirmişlerdir.
Duydukları şükran, saygı ve ilahi aşk, onlara
çağlarının ötesine götürecek hünerler kazandırmıştır.
Atina Akropolisi’ndeki Parthenon Tapınağı
buna en güzel örneklerden biridir bence.
Tanrıça Athena için MÖ. 5. yüzyılda yapılmış. Yüksek bir tepeye.
Mimari tasarımının haricinde, 2500 sene
ayakta duracak sütunların yapı malzemesinin seçiminden
hazırlanışına, gerçekten insanı hayrete düşürecek derecede
bir mühendislik harikası**.
Sırf o inşaat malzemelerini o tepeye kadar çıkarmış olmaları bile
tanrılarına duydukları hayranlığı anlamaya yeter.
Gerçekten inanmışlar.

Acropolis-Favorite-Day-View

Günümüze dönelim.
Olimpos tanrılarına artık kaç kişi inanıyor?
Biri çıkıp, ‘Ben Zeus’a ibadet ediyorum ve Poseidon sizi lanetleyecek !’
dese kıçınızla gülmez misiniz?
Öbür yandan 2000 sene önce
‘Zeus’a inanmıyorum, bunların hepsi hikâye’ demek
antik Yunan’da sizin idam edilmenize sebep olabilirdi.
Bildiğiniz üzere Sokrates’in idamında hüküm giydiği suçlardan biri de “devletin tanrılarına inanmamak” idi.
(Bugün herhangi bir IŞİD kampında Allah’a inanmadığınızı söyleminizle benzer bir sonuç).
Peki böylesine güçlü ve inanılan bir tanrı nasıl yok olabilir?
İnsanların, aynı senin benim gibi insanların, sonsuzluğuna inandığı yüce Zeus nasıl ölebilir?
Yeterince inanmamışlar mıydı? Gerekli ilgiyi göstermemişler miydi?
Sanmıyorum, hatta fazlasıyla göstermişlerdi.
Bugünkü dinlere gösterilenden daha fazla…
O zamanlar, din ve devlet işlerinin ayrılması bile söz konusu değilken…
Bütün bunlara, tapınaklara rağmen
hayatlarının çoğunu tanrılarıyla geçiren bu insanların
kabul ettiği ilahi güç zamanla hikaye olmuştu.
Böylesine trajik bir ölüme baktığımızda bugün inandığımız tanrımızın
sonsuza kadar yaşayacağını kim garanti edebilir?
Onların, hayali tanrılara inandıklarını bilirken, haksız olduklarını düşünürken
kendimizi kesin olarak haklı görmemiz
at gözlüğü takmak mı yoksa kendi bildiğimize aşırı güvenmek midir?

Gelelim Pegasus’a…
Bembeyaz tüyleri. Debdebe ve ihtişamla çırptığı haşmetli kanatları…
Atların güzelliğinden de öte, bir şahaser.
Şahsen görmedim ama tasvirleri, görsel tarifleri beni hep etkilemiştir.
Mitolojilerin en büyük iksiridir bu.
Hikâyeleri görkemli elementlerle donatmak…
İnsanlara Equus Ferus Caballus’un karada yaşayan ve evrim boyunca
kanatlı ya da benzeri uçan hayvan vücut yapısına sahip olan bir alt türü olmadığını söylerseniz
anlattıklarınızdan sıkılırlar, ilgilenmezler, çok gerçekçi gelir.
Ama uçan bir attan bahsederseniz her gece yıldızlara bakıp
uzaktan uçup gittiği günü hayal ederler.
Bu daha çok zevk verir onlara.
Gerçek olmasını o kadar isterler ki hikâyelerini anlatıp dururlar etrafa.
Çevrelerinde olan biteni açıklayamadıklarında hikâyelerindeki hayali canlılarla bağdaştırırlar olayları.
Set’in Horus’u yenip Güneş’in batmasına sebep olması,
Posedion’un üzülüp limana fırtınalar vurması
ya da Tanrıların sinirlenip ışık ve ısı veren Güneş’in tutulmasına sebep olması…
Bu fantastik hikayeleri bir sonraki jenerasyona anlatırlar ve
onlar da bir sonrakine.
Yüzyıllar sonra bu hikâyeler toplumun sorgulamadan inandığı
bir unsur, bir realite olur.
Dinler mitlerden işte böyle doğar…

Resim 1

Şimdi biraz başka topraklara gidelim.
Mezopotamya’ya…
Gılgamış Destanı’nı duyup duymadığınızı bilmiyorum.
Efsanevi Uruk Kralı Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışının destanı.
Milattan önce 2100 civarlarında yazıldığı tahmin ediliyor.
Çivi yazısıyla hatta.
İçinde tanrılar mı dersiniz, kahramanlar mı canavarlar mı…
Her türlü hikaye var.
Küçümsemek ya da alay etmek için söylemiyorum.
Bence günümüze kadar taşınmış en değerli tarihi eserlerden.
İçinde bir de hepimize çok tanıdık olan bir hikaye daha var:
Nuh Tufanı.
Bu hikâye yüzyıllar boyunca hayatta kalıp
bugün inanılan dinlerin birçoğunda yerini almıştır.
İnanmayı tercih edebilirsiniz, saygı gösteririm.
Kulağa çok ilgi çekici gelen bir hikâyedir.
Ama gelin bir de bilim insanlarının bakış açışından bakalım;
Onca etoburun kapalı bir gemide otoburları yemeden
sakin sakin durmaları…
Acıkmış olsalar da çok olgun davranmışlar gerçekten.
Çünkü beslemeye kalksanız altından kalkamazsınız.
Bir Sibirya kaplanı erkeği günde 7 kilogram et yiyor.
Dişisi de yaklaşık o kadar. Tabi gemide başka büyük kediler de var.
Aslanlar, leoparlar, pumalar, çitalar, jaguarlar…
Sırf kedigiller familyasını doyurmak bile büyük bir proje.
Etleri bozulmadan saklayacağınız bir buzdolabınız yokken özellikle.
Doyurmaktan da öte çıkanı temizlemek daha da büyük bir proje.
Kapalı alan, o kadar hayvan…
Tek başına bir fil günde en az 45-50 kilogram sıçıyor, siz düşünün.
Gemideki hijyeni sağlayan tüm ekibe helal olsun.
He bir de gemiye hayvanları tek tek alıp
her hayvan geldi mi diye kontrol eden arkadaşı da tebrik etmek gerek.
Gezegenimizde bugüne kadar bulunan 8.7 milyon farklı tür canlı var.
Bunlardan 2.2 milyonu denizde yaşadığı için,
karadan gemiye bindiğine emin olunması gereken 6.5 milyon canlıdan bahsediyoruz.
Çarpı iki; hepsi bir dişi bir erkek alınıyor.
Gerçekten büyük bir asayiş sağlanmış olmalı.
Özellikle Dünya’da 2 bin farklı çeşit akrebin, 12 bin farklı çeşit karıncanın yaşadığını düşününce,
insan çok ciddi saygı duyuyor.
Benim tek anlamadığım, günümüz bilim koşullarında bile
her sene yaklaşık 15 ila 20 bin arası yeni tür keşfediliyor, kim haber verdi bu arkadaşlara?
İnsanlar yeni canlıları görünce ne dedi? Ne zannettiler?
Esas ada ekolojisiyle evrimleşen canlılar ne yaptı?
Örneğin Komodo Ejderleri’nin yaşamsal coğrafyaları Endonezya’ya bağlı sadece 5 ada.
Nasıl çıktılar oradan? Nerden geldiler? Anlayamıyorum.
Neyse, çok sorgulamamak lazım.
Hem Musevilik, hem Hristiyanlık hem de İslam kabul etmiş bu destanı.
Vardır bir bildikleri.

Hazır Mezopotamya civarlarındayken fazla uzağa gitmeyelim.
İran tarihindeki en büyük uygarlığa bakalım: Pers İmparatorluğu.
Aslında ona bakmayacağız.
Devletin mutlak doğru olarak kabul ettiği inançlarına
yani Zerdüştlük’e değineceğiz. En eski tek tanrılı dinlerden biri.
Dünyada hala inananı var ama sayılarının 200 binden
az olduğu tahmin ediliyor.
Zerdüştlük bazı kaynaklara “İran Mitolojisi” olarak geçmeye başlamış bile.
Bir nevi 3500 yıllık bir dinin tam olarak mitolojiye dönmeden önceki sonbaharı.
Dökülmemiş çok az yaprağı kalmış.
Bu inançta da yanlış yapanlar, itaat etmeyenler Yalanlar Evi’nde cezalandırılıyorlar.
Günümüzdeki cehennem. Tanıdık geldi mi?
Bu cezalandırma öncesi tabi günahlarınızın tartıldığı bir yöntem de var.
İtaatkârlara, iyilere geçmesi kolay, günahkârlara geçmesi zor bir köprü:
Çinvat Köprüsü.
Daha da tanıdık geldi mi?

Resim 2

İran topraklarında fazla oyalanmadan yolumuza devam edelim.
Arabistan’a doğru…
Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27. gecesine gidelim.
Bu gece günümüzde hala “Miraç Kandili” olaraktan kutlanıyor.
Miraç’ın ‘yukarı çıkma, yükselme’ gibi bir anlamı vardır.
Zaten Miraç Kandili de, Hz. Muhammed’in göğe yükseldiği gece olarak bilinir.
İslam inancına ve hadis kaynaklarına göre, peygamber bu gece göğün katmanlarından geçmiş,
yolculuğu esnasında Âdem, Havva, İsa, Musa, İbrahim peygamberleri görmüş
ve yedi kat gökten sonra Allah ile aracısız görüşmüştür.
Peki, peygamber bu yolculuğunu nasıl tamamlayabilmiştir?
Her inananın bildiği gibi; ‘Burak’ adlı, kanatlı, beyaz renkli binek hayvanla…

Mitolojik hikâyeleri sever misiniz?
Ya da sizden yüzlerce yıl önceki nesil öyle yaptı diye sorgulamadan
gerçek olduklarına inanmayı mı tercih edersiniz?

 

**”He çok da iyi bir mühendislik yok, baksana yıkık dökük” diyecek olabilirsin. Onun da hikâyesini kısaca anlatıyım: Atina, Osmanlı İmparatorluğu hükmü altındayken bizim sivri zekâlılar Parthenon’u baruthane olarak kullanıyorlar. Yani o zamanların en fazla zarar veren malzemesi barutu, o zaman bile antik bir eser olan 2000 yaşındaki tapınakta depoluyorlar. 1687’de Venedikliler’in şehre saldırmasıyla da olan oluyor.

YORUMLAR( 0 )

YORUM EKLE