Münkir münafıkın soyu, yaktı harap etti köyü, mezarına bir tas suyu; dökenin de avradını...

Gün ışığı yüzüne vurmuştu İhsan’ın.
Her zamanki sokak, her zamanki ev, her zamanki adam…
Kendi unutmaya çalışsa bile, rüyaları izin vermiyordu bu duruma.
Her gece yeniden yaşıyordu o anı. Her gece yeniden ölüyordu, yeniden acıyordu canı.
Abisini ve yengesini her gece kaybediyordu ve bu durum karşısında yeniden çaresiz kalıyordu.
İki sene geçmişti bu bozgunun üzerinden ama fark etmiyordu İhsan için.
Dün gibiydi her şey. Yengesinin çığlıkları, abisinin sesleri… Bir de Hamza…
Tek kalan oydu bu felaketten geriye. O da yarım akıllının tekiydi zaten.
12 yaşındaydı, kafası basmazdı pek bir şeye. Bir tahtası eksikti İhsan’a göre.
Salaktı işte.
Abisinin oğlu Hamza. Depremden sonra İhsan’ın yanında kalmaya başlamıştı.
Ne var ki İhsan daha kendine bakamıyordu.
Ailenin direği abisiydi İhsan’ın ve geberip gitmişti iki tuğla yüzünden.
Her şeyi o hallederdi, her işle o ilgilenirdi. İhsan’ın arkasını hep o toparlardı.
Hovardaydı İhsan nihayetinde. Abisi onu bağrına basar, görmezden gelirdi hareketlerini; her şeye rağmen.
O gittikten sonra her şey sarpa sardı. Yarım akıllının biriyle aynı evde, yapayalnız…
Aynı odada yatıyorlardı Hamza’yla.
Varoşlarda bir gecekondu, ufak bir odası ve mutfağı…

Mutfaktan odaya gitti tekrar İhsan.
Küçük bir odaydı. Kenardaki delik çekyatta Hamza; uykuda.
Kim bilir ne görüyordu yine rüyasında.
Tuhaf çocuktu ya zaten, garipti diğerlerine göre.
Kimi onla alay eder kimi de hiç konuşmazdı.
Varı yoğu kumbarasıydı çocuğun.
Takmıştı kafasına, para biriktiriyordu. Her gün atıyordu içine bir şeyler.
Heves etmişti işte, televizyon alacaktı kendine. Ufak, mavi bir televizyon.
Anlattığına göre, gideceği yerlere o televizyonla gidiliyormuş.
Yollar içinden geçiyormuş. Deli işte…
“He” der geçerdi İhsan.
Yarım akıllıydı ne de olsa.

Her zamanki gibi çıkacaktı yine evden.
Gönül eğlendirmeye gidecekti yine.
Aklı fikri, karıda kızdaydı zaten köpoğlunun.
Oldu olası bir düşkünlüğü vardı şu orospulara.
Kendini bildi bileli onlarlaydı. Onlarla yatıp, onlarla kalkardı.
Abisi ölmeden önce, bin bir takla atardı parasını denkleştirebilmek için.

Mavi gömleğini giydi üstüne.
Mutfağa gitti yine.
Hamza uyanınca yesin diye masaya domates, peynir koydu.
Mutfaktan çıkıp usulca odaya girdi ve sehpanın üzerindeki kumbarayı aldı.
Kumbara da kumbara olsa, kapağı olan kıytırık bir teneke kutuydu işte.
Otuz lira vardı içinde kumbaranın. Yirmisini indirdi cebine.
Eli boş gidilmezdi nihayetinde, bir şeyler almak gerekti.
Kapının önünde, aşınmış ayakkabılarını taktı ayağına, vurdu kapıyı çıktı.
Giderken yine mi çiçek alsaydı acaba? Nezaketen yani.
Zaten para ödemezdi İhsan; ödeyecek parası mı vardı?
Yaprak’la, Yeşim’i çok önceden beri tanıdığından, onlar İhsan’ın durumunu bilirlerdi.
Bu yüzden para almazlardı köpoğlundan.
İlginç bir ilişkisi vardı orospularla.
İhsan da giderken çiçek alırdı işte. Maksat incelik olsun.
Severdi sonuçta Yaprak’ı.
Kaç kere almıştı koynuna?
Sayısını bile bilmiyordu fakat bir diğerini eklemek için yine yollara düşmüştü İhsan.
Hamza delisi mi? Soran mı var?

YORUMLAR( 0 )

YORUM EKLE